Talat Paşa ve Soghomon Tehlirian

Hardenberg ile Fasanen Caddesi köşesinde, 15 Mart 1921 tarihinde Ermeni „İntikam Teşkilatı“ mensubu Soghomon Tehlirian, Osmanlı Dahiliye Nazırı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Başvezir ve Ermeni Soykırımı’nın sorumlularından biri olan Talat Paşa’yı vurarak öldürdü.

Birinci Dünya Savaşı’nın Kasım 1918 yılında kaybedilmesi üzerine, Almanlar’la ittifak halinde olan Türkiye’den çok sayıda üst düzey politikacı, Alman makamlarının bilgisi dahilinde Almanya’da gayri resmi mülteci oldular. İtilaf Devletleri tarafından işgal edilen Türkiye’de Ermeni Soykırımı nedeniyle mahkemeler kuruldu ve sanıklara pek çok idam cezası verildi. Talat Paşa da bunlardan biriydi. Ermeniler Nemesis Operasyonu adını verdikleri suikast eylemleriyle 1920 ile 1922 yılları arasında yurtdışında kaçak yaşayan soykırım sorumlularının bir çoğunu öldürdüler. Suikastçilerden sadece, tanınmış bir siyasetçiyi öldüren Soghomon Tehlirian’ın yakalanması bir tesadüf değil, Ermenilerin katline dikkat çekebilmek için yapılmış bilinçli bir tercihti. Bu yüzden dava, suikastçı Tehlirian’ın değil, „soykırım davasının odak noktasını oluşturduğu için, „Talat Paşa Davası“ adıyla anılır oldu. Johannes Lepsius gibi Alman Misyonerleri ve Otto Liman von Sanders gibi militaristler Ermeni Soykırımı’nın görgü tanıklarıydılar ve davada bilirkişi olarak dinlendiler. İki gün süren dava, nörolog Richard Cassirer Tehlirian’ın cezai müeyyideye sahip olmadığı teşhisini koyunca – ki Tehlirian, anne ve babasının soykırımda öldürüldüğünü iddia etmişti- Tehlirian’ın beraatiyle sonuçlandı.

1943 yılında Avrupa şehirlerinde inceleme gezisi yapan Türkiye’den iki üst düzey polis yetkilisi, Alman güvenlik güçleri tarafından davet edildi. Sachsenhausen Toplama Kampı’nı da ziyaret eden bu iki yetkili, Talat Paşa’nın kemiklerinin İstanbul’a sevkini sağladılar. Abide-i Hürriyet Mezarlığı’nda toprağa verilen Talat Paşa’nın adı Türkiye’de pek çok cadde, okul ve meydana verilmiştir. Soykırım kavramını, Anadolu’daki Ermeni katliamını inceleyerek geliştiren, 1948 Soykırım Söyleşmesini kendisine borçlu olduğumuz Raphael Lemkin’e rağmen, Türkiye halen Ermeni Soykırımı’nı inatla inkar etmektedir.

24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermenilerin ileri gelen şahsiyetleri tutuklanarak tehcir edildi ve Ermenilerin imhası başladı. Bugün 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nı (Ermenice: Aghet) anma günüdür. Jön Türklerin azınlıklara karşı düşmanca siyasetinden diğer azınlıklar da nasiplerini almışlardır. Talat Paşa Suikastı’nın olduğu yerin çok yakınlarında, 1915 yılında Berlin’e göç etmiş Behar ailesi yaşıyordu.

Raphael Lemkin ve Soykırım Söyleşmesi

‚Soykırım’ kavramını geliştiren Raphael Lemkin, 1900 yılında Polonya’da doğdu. Anne ve babasını Holocaust’ta kaybeden Lemkin, Almanya’nın işgali döneminde İsveç üzerinden Amerikaya kaçmayı başarabildi. Halk (Latince gens, Yunanca genos) ve öldürme (Latince caedere) kelimelerini bir araya getirerek soykırım kavramını oluşturan Lemkin’in bu kavramı Avrupa Yahudilerinin imhasından hareketle oluşturulduğu sanılır. Halbuki, Lemkin’in çıkış noktası , Talat Paşa Davası ve Ermeni kırımıydı. Bu davada dile getirilen kitle katliamlarının korkunçluğu üzerine Lemkin, bir devletin bağımsızlığının, ona belli bir gruba dahil suçsuz insanları katletme hakkı vermemesi gerektiğini ileri sürmüştü. Lemkin bütün hayatını bu konuya adamış, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce bu alanda uluslararası geçerli bir hukuksal norm oluşturmaya yoğun çaba göstermiştir.

Lemkin’in siyasi olarak başarılı olmaya başlaması ABD Dışişleri Bakanlığı’nda danışman olarak çalıştığı 1945 yıllarında mümkün olmaya başladı. Uluslararası Nürnberg Askeri Mahkemesi iddianamesinde ilk kez ‚soykırım’ (genocide) kelimesi, (‚crimes against humanity’ | insanlığa karşı işlenmiş suçlar) Nazilerin işledikleri suçlara atıf yapılırken kullanıldı ve kavram Fransızca ve Lehce’ye de aktarıldı.

Lemkin’in en büyük başarısı 9 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Soykırım Sözleşmesidir. Bir gün sonra da İnsan Hakları Sözleşmesi kabul edildi. Soykırım araştırmacısı Boris Barth şunları yazar: „Soykırım Sözleşmesi’ndeki temel yenilik, Avrupadaki devletlerin bağımsızlığını dokunulmaz ilan eden 1648 Westfalya Barış Sözleşmesi’ni geçersiz kılmasıdır.“ Lemkin sözleşmenin etkilerini bizzat göremedi. 1959 yılında vefat ettiğinde, unutulmuş ve yoksulluğa terkedilmişti. Soğuk Savaş yıllarının gölgesinde unutulmuşluğa terkedilen Sözleşme, dönem kapandıktan ve Yugoslavya ve Ruanda’daki kitle kırımlarından dolayı yeniden gündemde dikkati çeker oldu.

Türk-Alman İlişkileri

Almanya’nın, 1. Dünya Savaşı’ından önce Osmanlı İmparatorluğu’nda çok belirgin güçlü askeri bir gücü sözkonusuydu. 800 Alman subayı, Osmanlı ordusunda önemli kademelerde görevliydiler. 1915 Ermeni Soykırımı, Almanların gözü önünde vuku buldu. Alman diplomatları, askeriyesi, misyonerler, hemşireler, seyyahlar hadiseleri kaleme aldılar, fotoğrafladılar. Tehcir edilen Ermeniler için Almanların varlığı öyle belirgindi ki, Talat Paşa Duruşması’nda şahit olarak dinlenen bir Alman kadın, ölüm korkusu içindeki Ermeni kadının şu çığlıklarını mahkemeye aktardı: „Müslüman da oluruz, Alman da! Yeterki kurtarın bizi […].“

Türkiye’den Almanya’ya gönderilen raporlar, İstanbul’da, Alman Elçiliği tarafından sık sık yumuşatılıyordu. 1915 Aralığında, Elçi Graf Wolff-Metternich’in, Ermeni katliamlarının açıkça kınanması önerisi, Şansölye Bethmann-Hollweg tarafından şu gerekçe ile reddedildi: „Bir dostumuz tarafından kamuoyuna açıklama yapmamız önerisi, tarihte örneği görülmemiş bir örneğe tekabil eder.“

Ermeni Tehcir ve katliamları, Alman gözlemcileri tarafından sadece reddedilmekle kalmadı. Bazı Alman militaristleri danışman ve planlamacı olarak da suç ortağı oldular. Osmanlı Ordusu Kumandanlığı’nda görevli Fritz Bronsart von Schellendorf, 1919 yılında şunları yazdı: „Ermeni, Yahudi gibidir. Kendi vatanları dışında, yerleştikleri ülkelerin kanını emen bir parazittir. Kendi ölüm ve yok oluşuna neden olan, onlara yönelik ortaçağa özgü nefretin nedeni tam da budur.“

Karl Liebknecht, Ocak 1916’da parlemontoya, hükümetin, Ermeni Soykırımı’yla ilgili tutumuna ilişkin bir sorgu önergesi verdi. Liebknecht’i bilgilendiren, sık sık Türkiye’de bulunmuş olan ilahiyatçı Johannes Lepsius’tu. Ağustos 1916’da kaleme aldığı yazı, basıldıktan sonra sansür edilerek yasaklandı. Doğu Anadolu’da sıhhiyeci olarak görev yapan yazar Armin T. Wegner’in çektiği soykırımı belgeleyen fotoğraflar ancak 1919 yılından itibaren Almanya ve Avusturya’da yayınlanabildi.

Önemli, eleştirel raporlardan biri, o sırada Erzurum’da Konsolos muavini olarak görevli olan Max Erwin von Scheubner-Richter tarafından, İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’ne yazıldı. Haziran 1921’deki Talat Paşa Davası’na Türklerin imha politikasının şahidi olarak çağrılan Scheubner-Richter, çoktan Nazi Partisi NSDAP’nin üyesi, Hitler’in yakın adamı ve dışişleri danışmanı olmuştu. 9 Kasım 1923’te Münih’te Feldherrnhalle’de vurularak öldürüldü. Nazilerin efsaneleştirdikleri hadiseye göre, Hitler’i kurtarmak için, yere çekerek üstüne kapanmış ve kurşunlara siper olmuştu. „Hareketin kanlı şahitleri“ gibi, Hitler de „Kavgam“ kitabını Scheubner-Richter’a adamıştır.