MÜSLÜMAN KİM? DÖNME KİM?

Yüzleşme korkusu!   Gırbe Aşireti’nden Asador ve ailesinin Dikranakert’ten ayrılıp Kolık’ın (Kahta) bir köyüne yerleşmelerinin üzerinden çok uzun yıllar geçmişti.

Asador demirci ustasıydı. Üretmiş olduğu tarım aletlerinden alabilmek için insanlar birbiriyle yarışırdı. İyi kazanıyordu. Köyde taştan bir konak yaptırmıştı. Konak inşaatına başlamadan önce başta selvi ve çam ağacı olmak üzere her meyve ağacından fidanlar dikmişti.

Bir evin yapım aşamasından önce, her türlü ağacın dikilip sonra inşaatına başlanması Ermeni geleneği olup, Ermeniler dünyanın hangi coğrafyasında olurlarsa olsunlar bu geleneği yaşatmaya devam edegelmişlerdir. Bir başka gelenekleri de önce kilise, sonrasında da okul inşa etmeleridir.

Asador ve ailesinin yaşadığı köyde onların dışında iki Ermeni aile daha vardı. Köyde kiliseleri yoktu. Bayramlar başta olmak üzere kiliseye gitmeleri gerektiğinde Semsür’e (Adıyaman) giderlerdi. Köyün diğer sakinleri Kürtlerdi. Çevre köylerde de Türkler ve Kürtler yaşamaktaydı. Kimse kimsenin inancına karışmaz, sorgulamaz, bir arada barış içinde yaşarlardı. Ermeni toplumunu onlardan farklı kılan, başta oturmuş oldukları evlerin mimari yapısı, ibadet ettikleri kiliseleri ve okullarıydı. Kürtler ve Türkler topraktan yapılma dermeçatma evlerde yaşar, tarım ve hayvancılığı ise ancak kendilerine yetecek kadar yaparlardı. Müslüman olmakla beraber dindar olmadıklarından, bölge genelinde tek bir cami vardı; o da Narince Nahiyesi’ndeydi.

Asador’un işlediği toprak ve daha konağını inşa etmeden önce diktiği meyve ağaçları çok bereketliydi, neredeyse bire bin veriyordu. Kürt ve Türk köylüler bu topraklardan geçerken imrenerek bakarlardı hasada, meyve ağaçlarına… Başaklar doluluktan eğilir, meyve ağaçlarının dalları meyvelerin çokluğundan kırılacak gibi sarkardı. Onların toprakları çoraktı; çoğu yerde gölgesinde oturulacak ağaç bulmak bile imkânsızdı.

Asador’un ürettikleri kendi ihtiyaçlarını fazlasıyla karşıladığından kalanları seve seve komşularıyla bölüşürdü. Onlar da çoğu zaman izin bile almadan ihtiyaçları kadar meyve ve sebzeyi gönül rahatlığıyla alıp giderlerdi.

Bir gün tarlada çalışırken başlarında atlı zaptiyelerin olduğu yaşlı, genç, kadın, çocuk, üstleri başları perişan bir kafilenin geçtiğini gördü. Yanlarına yaklaşıp, kafilenin başındaki zaptiyeye sordu:

“Kim bunlar? Nereye götürüyorsunuz onları?”

Zaptiye:

“Alî Osmanlı’ya başkaldıran Ermeniler Der zora sürgüne gidiyorlar.”

O gece bir gram uyku girmedi gözüne. Hiçbir şey yapamamış olmanın çaresizliği ve ezilmişliği vardı içinde. Bir an aklına kendilerinin de sürgün edilebileceği fikri gelip otursa da, sonrasında bunun olamayacağını, hem komşularının da asla buna izin vermeyeceğini düşünerek içi rahatladı.

Oysa ki hiçbir şey zannettiği gibi olmadı, Mayıs ayının ortalarında bir gün o kara gün onlar için de geldi çattı. Tarladan evine dönerken, köyün içinden gelen bağırış çağırışlara bir anlam veremedi önce. Evine yaklaşınca, evin önünde zaptiyelerin beklediğini gördü. Köyün meydanında diğer iki Ermeni aile ve kendi ailesi, kadınları, çocuklarıyla ağlaşıyordu! Komşuları ise onların acılarına ve çığlıklarına kulaklarını kapamış, evlerini talan etmekle meşguldü. Kadim dostları olduğunu zannettiği insanlar evine çullanmış, ne var ne yoksa dışarı taşınmaktaydılar. Meydanda olan ailesinin, çocuklarının yanına gitti. Henüz 5 yaşında olan en küçük oğlu Harutyun neye ağladığını bilmeden eteklerine sarıldığı annesinin ağlamasına ağlamaktaydı.

Zaptiyelerin başındaki komutan:

“Köyün karşısında bekleyen kafileye katılıp onlarla beraber Der zora gideceksiniz. Orada, burada bırakmış olduğunuz kadar tarla verilecek size.” dedi.

Kafile bir kaç saat içinde yola çıktı. Patikalardan, dağlardan geçen uzun ve zorlu bir yürüyüşe geçmişlerdi. Kaç gündür yürüdüklerini bilmiyorlardı. Açlık, susuzluk ve sıcaktan bitkin düşmüşlerdi. Yaşlılar ve hastalar bu yolculuğa fazla dayanmadığından ölüyor, ölülerini öldükleri yerde bırakıp yola devam ediyorlardı. Kimi yerlerden geçerken kafile saldırıya uğruyor, genç kızlara ve kadınlar el konuyordu. Kadınlar, kızlar gitmemek için direniyor, kimisi kendini uçurumlardan boşluğa bırakarak yaşamına son veriyordu.

Harutyun yol boyunca babasına:

“Hayrig çur guzem (baba su istiyorum)” diyor,

Asador:

“Kiç minatz dğas ays lerin yedevi çur ga ıspase (dayan oğlum, şu dağın arkasında su var)” diyerek çaresizce onu rahatlatmaya çalışıyordu.

Yol uzadıkça uzuyordu. İnsanların susuzluktan ağzı kurumuş, dudakları çatlamıştı. Nihayet bir çeşmenin başına varmışlardı ki zaptiye komutanı atını çeşmeye sürüp, kimseyi yaklaştırmadı. Yol boyunca gözünün önünden ayırmadığı genç ve güzel bir kız vardı. O kızın kendisine teslim edilmesi karşılığında su içmelerine izin vereceğini söyledi. Genç kız çaresizdi. Bunca insan susuzluktan ölmek üzereydi. Tercihini yapmak zorundaydı. Başta ailesi olmak üzere susuzluktan kırılmakta olan halkına sırtını dönemezdi. Annesine, babasına ve kardeşlerine son defa sarılıyormuş gibi sımsıkı sarıldıktan sonra zaptiye komutanın yanına gitti. Zaptiye kızın yanına gelmesi sonucu su içmelerine izin verdi; fakat tam yeniden yola çıkacaklardı ki bağırıp hakaretler ederek önüne geleni kırbaçla dövmeye başladı. Bu davranışının nedeni çabuk anlaşıldı. Genç kız eline geçirmiş olduğu hançerle intihar etmişti.

Kafile yeniden yola çıkmıştı. Çok fazla ilerlememişlerdi ki zaptiye komutanının yanına bir atlı geldi ve komutana hararetle bir şeyler anlatmaya başladı. Kafile durdurulmuştu. Asador gelen kişiyi tanıdı; varlıklı bir Süryani’ydi. Gözleriyle elinden tutmuş olduğu oğlu Harutyun’u işaret ediyor, Süryani’den onun için bir şeyler yapmasını istiyordu.

“Kafilede kız kardeşim, eşi ve oğlu var. Biz kadim Süryani’yiz. Çıkan ferman Ermeniler adına olup bizi kapsamamaktadır.”

Oysa ki Süryani’nin kız kardeşinin gerçekte çocuğu yoktu. Kocası da yolda uğramış oldukları bir saldırıda öldürülmüştü.

Bu sözleri duyan zaptiye komutanı:

“Kız kardeşin ve oğlu hangisiyse al götür. Böyle bir yanlışlık yapılmış olduğundan haberim yoktu.” dedi.

Atlı, Harutyun’u ve kız kardeşini alıp ayrıldı kafileden. Kolık’a (Kahta) yerleştiler. Harutyun’un ismini Mustafa olarak değiştirip Müslüman eğitimi ile büyüttüler. Zaman hızlıca akmaktaydı. Kendisi dışında soykırımdan kurtulabilen kimsesi olmayan Mustafa, yani Harutyun, tek başına yaralarını sarmaya çalışırken Müslüman bir Kürt kadınla evlenip yuva kurdu. Şu koca dünyada yapayalnızdı.

Zaten yoksul olan yöre halkı, Ermeni ve Süryaniler’in bölgeden gidişiyle beraber daha da yoksullaşmıştı. Tarımda kullanılan araç gereci yapabilecek insan olmadığından harmanları derilememiş, atları, eşekleri, katırları semersiz ve nalsız, kendileri de çarıksız kalmıştı. Yaratan ve üretenler yok edilmişti. Bu yok oluşta onların payı ve emeği de büyüktü. Zannetmişlerdi ki Ermeni malı ve mülküne konarak zengin olacaklar… Oysa ki o zenginlik onlara kalmamış, Ermeni malı üstüne konan yeni ağalar beyler türemiş, zengin daha çok zenginleşirken fakir daha çok fakirleşmişti.

1919 yılında Kahta Malatya’ya bağlanıp ilçe yapıldı. Osmanlı’da yönetim merkezi Eski Kahta’daydı. 1915 Soykırımı sonrası yaşama tutunabilmiş Ermeni ve Süryani çocukları Kahta İlçesi’nde toparlanmaya başladılar.

Doğudan batıya doğru uzanan karşılıklı dükkânların bulunduğu uzunca bir çarşıda demircilik, marangozluk, terzilik, semercilik, değirmencilik, kalaycılık, dokumacılık, taş duvar ustalığı gibi çeşitli sanat ve zanaat dallarında usta olan gayri Müslim veya Dönmeler tarafından yaşam yeniden yaratılmaya başlandı.

Ermeni ve Süryaniler’in çoğu Müslümanlığa geçmiş, beş vakit namazlarını kaçırmıyorlardı. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Dönme olduklarını unutmayan yöre halkı tarafından kendilerine hep şüphe ile yaklaşılıyor, aslında kim oldukları asla unutturulmuyordu. Devletin de kırmızı kırmızı çizgisi olduğundan;Devlet dersinde sınıfta kalmışlardı.Bekçi dahi olamazdı ülkenin bekası adına.

Aslına bakılırsa, Dönmeleri bu kadar dışlamaları kendilerinin çok da dindar olmalarından değil, geçmişin utanç verici suç ortaklığının yaratmış olduğu travmadan kaynaklanıyordu.

“Dönmeler’i nasıl bilirsiniz?” gibi bir soru karşılığında tüm yöre halkının ortak yanıtı, bugün bile aynı olan düşüncenin uzantısı olarak aşağı yukarı şöyleydi:

“Ticarette çok namuslular. Asla yalan söylemezler. Haksızlık yapmazlar. Kimsenin namusuna göz dikmezler.”

Peki, İslâm dini ve inancının onca ritüeli ne adınadır? İyi ahlâk sahibi olmak adına değil midir? Bunca dışlamanın, bunca kinin nedeni onların iyi ahlâk sahibi olup kendilerinin aynı ahlâka sahip olamayışları mıdır?

Her Ramazan ayı Dönmeler adına yeni bir sınavdır. Oruç tutan Müslümanların suratları asıktır. Gergin, tahammül sınırlarının sıfırlandığı günlerdir. On bir ay boyunca her türlü günahı meşruymuş gibi işleyip, bu ayda oruç tutmaları sayesinde tüm o günahlarından arınarak kendilerine cennetin kapılarının sonuna kadar açılacağına inanan yurdum insanın çok daha önemli işleri de vardır.

Her sahura kalkıldığında önce Dönme komşunun kalkıp kalkmadığı kontrol edilir. Lambaları yanıyorsa bile tatmin olunmaz. Sabah kahvaltısı ve öğle yemeği saatlerinde çat kapı evine girilir, evde oruç tutulup tutulmadığı kontrol edilir. Kapı, pencere dinlenir. Evin en küçük çocuğu çağrılır, sevilir. Çocuğun sevebileceği şeylerden ikram edilerek başlanır çocuktan haber alınmaya… Kim oruç tumakta, kim tutmamaktadır? Evde kim, nasıl namaz kılmaktadır? Hatta çocuktan nasıl namaz kılındığını göstermesi bile istenir.

Tüm bu sınavlardan eksiksiz geçmiş olması bile yetmez, bir Dönme öldüğünde cami avlusundaki musalla taşında yatarken başında sadece Dönmeler olur. Gelenek gereği Müslüman ahali sadece taziye ziyaretinde bulunup bol bol fatiha okur.

Mustafa ismini alan Harutyun’a dönecek olursak, yöre halkı onu Mıstefe Gırbe olarak tanır bilir. Kahta Çarşısı’nda o da yerini almış, baba mesleğini onun bırakmış olduğu yerden devam ettirmektedir. O da babası gibi yardımsever kişiliğiyle herkesin gönlünde taht kurmuştur ama ah bir de Dönme olmasa ne iyi olacaktır.

Kahta susuzdur. Yöre halkı su ihtiyacını evlerinin önlerine açtığı kuyulardan karşılamaktadır. Her evde de kuyu olmadığından su çok değerlidir. Suyun ne kadar değerli olduğunu en çok da beş yaşındayken başına gelenler beynine kazınmış olan Mıstefe Gırbe bilmektedir.

Çarşının dışında, kuzey yönüne bakan bir noktada bir su kaynağı bulur. Yöre halkının ve dışarıdan ilçeye gelen insanların yaralanması için tünel kazarak, Ermeni mimarisi ve işçiliği ile bezeli, sekiz çeşmesi olan muhteşem bir taş çeşme armağan eder Kahta’ya.

Kahta’da Cami de, kimsenin yapmak gibi bir niyeti de yoktur. İlçe bu noktada oldukça talihsizdir, çünkü camiye dönüştürülebilecek bir kilisenin olmayışı büyük bir kayıptır. Oysa Adıyaman bu konuda oldukça şanslıdır. Bugün hâlâ tarihî Ulu Cami olarak bilinen yapı, aslında camiye çevrilmiş bir kilisedir. Yapının içinde ve dışında halen yer yer İsa figürleri durmaktadır. Görmek isteyen göz, vicdanını yitirmeyen insan ne yapılmış olursa olsun, buranın eski bir kilise olduğunu anlar.

Eski Kahta’daki katedral de duruyor olsaydı, muhtemelen Kahtalılar için de Adıyamanlılar için olduğu gibi ‘tarihi cami’ diye övünç kaynağı olacaktı. Yapı, namaz kılacak cemaat olmadığından yıkılmış, taşları bazı evlerin temelini oluşturmuş . Yıkılmayan bölümleri ise yıllarca samanlık olarak kullanılmış, bugün ise izi bile kalmamıştır.

Bu her yerde böyle olmuştur. Mimar Sinan’ın yapmış olduğu camiler gibi birkaç istisna hariç, günümüze kadar gelen tarihî camilerin neredeyse tamamı kiliseden camiye dönüştürülmüş ibadet mekânlarıdır.

Camiye dönüştürülmeyen kiliseler ise samanlık, ahır, cephanelik v.b. mekânlar olarak kullanılmıştır. Hatta kimi yerlerde nefret o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, bazı kiliselerin yer yer geneleve dönüştürüldüğü bile görülmüştür. Bunun bir örneği 1954 yılına kadar Adıyaman’ın ili olan Malatya’da gerçekleşmiştir. Nasıl bir nefretin sonucudur ki sonrasında yıkılıp tek iz bırakmadan arsasına sağlık ocağı inşa edilmiştir. Sağlık ocağı inşası, o kararı alan bürokratın tıbba karşı nefretinin dışa vurumu mudur acaba?

Mıstefe Gırbe tam öğle namazı için dükkânından ayrılmak üzeredir ki Narince Köyü’nden bir müşterisi gelir. İşinin çok acele olduğunu söyleyerek, ihtiyacı olan malzemeyi hemen alıp gitmek istediğini bildirir yalvar yakar… Mıstefe Gırbe namaz vaktini kazaya bırakıp, adamın istediği malzemeyi hazırlamaya başlar. Bu arada da sohbet etmektedirler. Köylü yakın zamanda yaşanan bir olayı anlatır. Civar köylerde okul yoktur, okulun olduğu tek yer Narince Nahiyesi’dir. Yakın köylerde oturan çocuklar okumak için kar, kış, yağmur, çamur demeden Narince’ye gitmektedir. Haftanın son günü olan cuma günlerinin birinde öğretmen çocuklara:

“Pazartesi hepiniz İslamın şartının kaç olduğunu öğrenip geliniz okula,” der.

Eve giden çocuk babasına:

”Baba, öğretmenimiz pazartesi günü okula İslamın şartının kaç tane olduğunu öğrenerek gelmezi istedi. İslamın şartı kaçtır?” diye sorar.

Babası:

”Oğlum nereden bileyim İslamın şartının kaç olduğunu. Ben hayatımda İncil mi okudum ki İslamın şartlarını bileyim,” diye yanıt verir.

Bunu duyan Mıstefe Gırbe yeniden kahrolur. Halkından onca insanın, kendi dinini bile bilmeyen insanlar tarafından din uğruna ölüme gönderilmiş olduğu gerçeği daha çok yakar canını. Anlamıştır ki din bunca ahlâksızlığı örten örtü olmuştur sadece. O gün, insanların dinini doğru öğrenmesi için ilçeye bir cami yaptırmaya karar verir.

Hırsı daha da artmıştır. İşine çok daha sıkı sarılır. Tam çarşının göbeğinde bir yer satın alır. Kimseden tek kuruş yardım ve destek almadan ilçeye bir cami kazandırır. Yıl 1950’dir. Müslüman halk, “gâvurun camisi” diyerek Mıstefe Gırbe’nin yaptırdığı camide ibadet yapmayı reddeder. Aradan geçen beş yılın sonunda yüz metre kadar aşağısına aynı hizada kendi camilerini inşa ederler. Kiliseden camiye dönüştürülmüş mekânlarda namaz kılmak, ibadet etmek hem farz hem sünnet olmalı ki, ‘gâvurun” camisinde ibadet yapılmaz.

Ve yıl 2017! Bugün aynı caminin giriş kapısı seyyar manavlar tarafından işgal altındadır ve Kahta’nın Müslümanlarının buna tek bir itirazları yoktur.

Bugün bu coğrafyada zulümden bahseden hiç kimse, zulmün kaynaklarını ve nedenlerini 1915 yılını milat alıp okumadan, zalimlerin mazluma, mazlumların zalime dönüşmüş olduğu bu kısır döngüyü anlayamaz. Bu coğrafyada denizler kuruyup tuz koktuysa, bunun suçunu getirip bir kişiye yıkmak hem ahlâki, hem de etik değildir.

Dönme’ye, Ermeni’ye, Süryani’ye, Rum’a karşı bunca nefret duyulmasının nedeni kesinlikle din değil, üstüne çullanılmış olan mirasın kirliliğidir. Bir gün hesap sorulmasından duyulan büyük kaygı ve korkudur. O kanlı talanın üzerini örtmek için yaratılan bu yapay nefret herkesi ve her şeyi baştan sona çürüttü. Yaşam hakkının kutsallığı da, insanın insanca, insan onuruna yakışır bir yaşama ulaşması da bu kirli miras ile yüzleşmekle başlayacak